Yağmur yağıyor,
Gökyüzü ıslak,
Gökyüzünden düşen bin parça.
Ağlıyorum,
Yüzüm ıslak,
Yüzümden düşen bin parça.
Yağmur damlaları soğuk...
Gözyaşlarım sıcak, çok sıcak.
İçim sıkılıyor bazen, nerede ve neden olduğumu unutuyorum. Kelimelerin ardına sığınıyorum kimi zaman, sonra bir ses geliyor, uzaktan... Ama pek bir yakından.
"Kelimelerle can acıtmak dışında bir şey yapamazsın. "
Canım acıyor. Kelimelerim kırılıyor. Anlamlarını ve varoluşlarının sebeplerini unutuyorlar. Yüreğim sıkışıyor, ellerim titrek, başım dönüyor. Sonra bir başka ses, aynı ses, ama daha karmaşık.
" Anlamıyorum. Bu kadar karmaşık konuşma"
Halbuki konuşmuyorum, sadece yazıyorum. Yazdıklarım sıkıcı, can sıkıcı...
Duydularımdan bir farkı yok sözlerimin.
Yürüyorum, nereye gittiğimin önemi yok.
Biliyorum, neyi bildiğimin önemi yok.
Hissediyorum..
" Yalnızca senin hislerin yok !"
-bulut
28 Aralık 2012 Cuma
22 Kasım 2012 Perşembe
Bir Bulut
Ağlamak...
Sahi, size göre de güçsüzlüğün simgesi mi?
Ben öyle düşünmüyorum... Öyle anlar oldu ki kendimi tuttuğum, bırakamadığım, dizlerim titrese de dimdik durduğum... Şimdi bakıyorumda içimi delip geçen, yaralar açan olaylara değil de gözyaşlarıma direnmişim ben o zamanlar da, sahip olduğum tek şeye gözyaşlarıma direnmişim. Keşke ağlasaymışım diyorum şimdi, keşke bağıra bağıra kendimi yerlere ata ata ağlasaymışım. Güçsüz gözükmemek adına, gücüme direnmişim çünkü. Sırf kendimi güçlü sanabilmek için gücümü yitirmişim.
Gözyaşı...
Tuzlu,
Islak,
Çok fazla...
Siz hiç yağmur damlalarını sımsıkı tutan bulut gördünüz mü? İşte ben o buluttum. Şimşekler çakıyordu içimde, derinlerde bir yerlerde, hiç yağmadım, hiç boşaltmadım içimi... Şimdilerde sağnak yağışlara gebeyim, bir bir peydah ediyorum. Bir bir. İkilemelerin ardına sığınmış bir bulutum ben, adım gözlerimde. Gözlerim yaşlarla dolu. Ne kadar yaş varsa içimde, ne kadarına sahipsem akıtıyorum, arınmak adına. Kendi gücümle arınıyorum !
Her ağladığımda yağmurlar yağıyor seninle benim şehrime,
Her ağladığımda yağmurlar yağdırıyorum üzerimize, bereket niyetine.
Ben yaşlı bir bulutum sevgilim, bir bulut... Bir yağmur bulutu...
Ağlıyorum, kırgınlıklarımızın üstüne,
Seni seviyorum diye diye.
Ellerin ellerimde, gidiyoruz gökyüzüne....
Bırakma sevgilim, aşk hep bizimle.
-bulut
Sahi, size göre de güçsüzlüğün simgesi mi?
Ben öyle düşünmüyorum... Öyle anlar oldu ki kendimi tuttuğum, bırakamadığım, dizlerim titrese de dimdik durduğum... Şimdi bakıyorumda içimi delip geçen, yaralar açan olaylara değil de gözyaşlarıma direnmişim ben o zamanlar da, sahip olduğum tek şeye gözyaşlarıma direnmişim. Keşke ağlasaymışım diyorum şimdi, keşke bağıra bağıra kendimi yerlere ata ata ağlasaymışım. Güçsüz gözükmemek adına, gücüme direnmişim çünkü. Sırf kendimi güçlü sanabilmek için gücümü yitirmişim.
Gözyaşı...
Tuzlu,
Islak,
Çok fazla...
Siz hiç yağmur damlalarını sımsıkı tutan bulut gördünüz mü? İşte ben o buluttum. Şimşekler çakıyordu içimde, derinlerde bir yerlerde, hiç yağmadım, hiç boşaltmadım içimi... Şimdilerde sağnak yağışlara gebeyim, bir bir peydah ediyorum. Bir bir. İkilemelerin ardına sığınmış bir bulutum ben, adım gözlerimde. Gözlerim yaşlarla dolu. Ne kadar yaş varsa içimde, ne kadarına sahipsem akıtıyorum, arınmak adına. Kendi gücümle arınıyorum !
Her ağladığımda yağmurlar yağıyor seninle benim şehrime,
Her ağladığımda yağmurlar yağdırıyorum üzerimize, bereket niyetine.
Ben yaşlı bir bulutum sevgilim, bir bulut... Bir yağmur bulutu...
Ağlıyorum, kırgınlıklarımızın üstüne,
Seni seviyorum diye diye.
Ellerin ellerimde, gidiyoruz gökyüzüne....
Bırakma sevgilim, aşk hep bizimle.
-bulut
31 Ekim 2012 Çarşamba
Sevgi
Eğer ondan mutluluğu çizmesini isteseydim, beni çizerdi...
Oysa benim için mutluluk onun aynadaki yansımasından ibaretti.
Bir kış mevsiminde çıktı karşıma...
Bir kış gecesi... Siz hiç gece vakti güneş gördünüz mü? Kocaman bir ışık huzmesi gibiydi... Beni yörüngesine alıyor, onunla birlikte aynı yörüngede akıp gidiyordum. İçimi ısıtıyordu. Daha önce içimi bu denli ısıtan bir güneş görmemiştim. Daha önce bedenimi bu denli yakından kavuran, beni susuz bırakan bir nesne görmemiştim yeryüzünde. Ve ben sanırım daha önce hiç güneş görmemiştim... Kalbim acıyordu, durdurmak istiyordum kendimi, bu atışları. Beynimi yerinden söküp atmak istiyordum. İçim sıcacık, dudaklarım susuzdu...
Dokunuyordu,
Acıtmadan... İçime, dışıma, mahrem yerlerime; Kalbime dokunuyordu. Farkında değildi, yarınıma, bugünüme, dünüme, geleceğime, mideme dokunduğunun. Nasılda seviyordum onu, nasılda kadınlaşıyordum ona her baktığımda. Küçücük bedenim devleşiyordu, sesim büyüyor, gözlerim parlıyor, saçlarım ışıldıyordu. Onu tanımadan önce kendimi kadın sanışlarıma kızıyordum, onu tanımadan önce minicik bir kız çocuğu olduğumu göremeyişime kızıyordum.
Mevsimler geçiyor, mevsimler geçtikçe daha çok seviyordum onu. Aşk dudaklarımda, tenimde, yüreğimde ve yaşamımın her yerindeydi. Aşkla dans ediyordum. Aşk belimden kavrıyor, saçlarımı savuruyordu. Ayaklarımı hissetmiyordum.
Hayat akıp gidiyordu, ben de gidiyordum, günler de. Hiçbir şey durmuyordu yerinde, hiçbir şey olduğu yerde ve sabit kalamıyordu. İnsanlar ölüyordu, insanlar doğuyordu, güneş batıyor, ay doğuyordu. Birileri bir yerlerde kavga edip ayrılıyor, birileri bir yerlerde aşık oluyordu. Her şey değişiyordu... Gidiyordu... Şehirler, evler , otobüs durakları... Hepsi gidiyordu. Bir o kalıyordu geriye. Yerli yerinde, olanca sevgisiyle, olanca sevgimle...Öylesine işlemişti ki içime, öylesine bedenimdeydi ki, dünyanın en güzel sevişmesi bile az kalıyordu. Yüreği yüreğime giriyordu. Yüreği yüreğime bütün olunca, bedeni bedenim oluyordu.
Seviyordum.
Kendimi kırarak, canımı acıtarak, içimi kanırtarak, hayallerimi doyurarak, gülerek, kahkahalara boğularak seviyordum. Hiç bitmeyecek gibi, hep varmış gibi...
Suyu sevdiğim gibi seviyordum onu. Onsuz yapamıyordum. Elimi, kolumu sevdiğim gibi seviyordum onu... Bedenim gibi. Benim gibi...
Yüreği hep yüreğimde gibi.
-bulut
Oysa benim için mutluluk onun aynadaki yansımasından ibaretti.
Bir kış mevsiminde çıktı karşıma...
Bir kış gecesi... Siz hiç gece vakti güneş gördünüz mü? Kocaman bir ışık huzmesi gibiydi... Beni yörüngesine alıyor, onunla birlikte aynı yörüngede akıp gidiyordum. İçimi ısıtıyordu. Daha önce içimi bu denli ısıtan bir güneş görmemiştim. Daha önce bedenimi bu denli yakından kavuran, beni susuz bırakan bir nesne görmemiştim yeryüzünde. Ve ben sanırım daha önce hiç güneş görmemiştim... Kalbim acıyordu, durdurmak istiyordum kendimi, bu atışları. Beynimi yerinden söküp atmak istiyordum. İçim sıcacık, dudaklarım susuzdu...
Dokunuyordu,
Acıtmadan... İçime, dışıma, mahrem yerlerime; Kalbime dokunuyordu. Farkında değildi, yarınıma, bugünüme, dünüme, geleceğime, mideme dokunduğunun. Nasılda seviyordum onu, nasılda kadınlaşıyordum ona her baktığımda. Küçücük bedenim devleşiyordu, sesim büyüyor, gözlerim parlıyor, saçlarım ışıldıyordu. Onu tanımadan önce kendimi kadın sanışlarıma kızıyordum, onu tanımadan önce minicik bir kız çocuğu olduğumu göremeyişime kızıyordum.
Mevsimler geçiyor, mevsimler geçtikçe daha çok seviyordum onu. Aşk dudaklarımda, tenimde, yüreğimde ve yaşamımın her yerindeydi. Aşkla dans ediyordum. Aşk belimden kavrıyor, saçlarımı savuruyordu. Ayaklarımı hissetmiyordum.
Hayat akıp gidiyordu, ben de gidiyordum, günler de. Hiçbir şey durmuyordu yerinde, hiçbir şey olduğu yerde ve sabit kalamıyordu. İnsanlar ölüyordu, insanlar doğuyordu, güneş batıyor, ay doğuyordu. Birileri bir yerlerde kavga edip ayrılıyor, birileri bir yerlerde aşık oluyordu. Her şey değişiyordu... Gidiyordu... Şehirler, evler , otobüs durakları... Hepsi gidiyordu. Bir o kalıyordu geriye. Yerli yerinde, olanca sevgisiyle, olanca sevgimle...Öylesine işlemişti ki içime, öylesine bedenimdeydi ki, dünyanın en güzel sevişmesi bile az kalıyordu. Yüreği yüreğime giriyordu. Yüreği yüreğime bütün olunca, bedeni bedenim oluyordu.
Seviyordum.
Kendimi kırarak, canımı acıtarak, içimi kanırtarak, hayallerimi doyurarak, gülerek, kahkahalara boğularak seviyordum. Hiç bitmeyecek gibi, hep varmış gibi...
Suyu sevdiğim gibi seviyordum onu. Onsuz yapamıyordum. Elimi, kolumu sevdiğim gibi seviyordum onu... Bedenim gibi. Benim gibi...
Yüreği hep yüreğimde gibi.
-bulut
22 Ekim 2012 Pazartesi
Yok oluş
Kelimelerin içimdeki yansıması , bedenime yayılışı ve oradan çıkıp yüreğime saplanışı arasında bir tatlı su balığının su yüzeyine çıkıp nefes alışı kadar kısa bir mesafe var. Bir kirpik boyu yol alıyor hislerim yüreğimi acıtmadan önce. Bir kirpiğin reflekslere dayanarak kıpırdanışı kadar hafif, sonsuza kadar asla kıpırdamayacağını bilecek kadar hüzünlü benim hikayem...
Ne zaman başladı ruhumun bu hastalığı? Ne zaman başladı dur durak demeden beynimin her kıvrımını acıtan düşüncelerim ? Yaralarımı görmeye ne zaman başladım da onlara böylesine sırt çevirmeye programlandı kalbim? Bilmiyorum... Tek bildiğim, hayatla gerçek, gerçekle hayal arasında bir yerlerde kendi evrenimi yarattığım. Tek bildiğim henüz çok küçükken ellerimi yukarı kaldırıp, direnişim. Tek bildiğim, bildiklerim kadar güçsüz olduğum.
Müziğin sesini duyuyor musunuz? Sonsuza kadar açık sesinin yüksekliği kulaklarımı tırmalıyor. Daha önce hiç duymadığım bir tür çalıyor kulaklarımda. Bağırışlar, kavgalar, kahkahalar, küçük sürprizler, mutluluklar, gözyaşları, heyecan, acı, rahatlama... Uysallık ve direniş. Hepsini harmanlayıp, kulaklarımın içine doldurmuşlar sanki. Müzik hiç kapanmıyor, o kulaklarımda hep çalıyor... Bazen kendimi kaptırıp dans ederken buluyorum bedenimi... Gittikçe hızlanıyor. Ellerim ayaklarım birbirine dolanıyor. Yok oluyorum... Uzay boşluğunda dans ediyorum, gidiyorum, ama sonu yok... Gidiyorum, ama nereye gittiğimi bilmiyorum. Ruhumun gıdası değil bu... Ruhum aç, bedenim yorgun...
Bacaklarımı karnımı çekerek ağlamaya, düşünmeye başlayalı çok oldu. Ana rahminde aldığım cenin pozisyonu bir dejavu gibi her gün, her an ve her saat benimle birlikte. Ama ana rahmindeki kadar güçlü değilim. Nerede kesildi kordon bağlarım? Nerede kesildi nefes alışım? Küçücük bir su birikintisi içindeyim, o su birikintisinin içinde fırtınalar kopardığım sanılıyor... Oysa ben boğuluyorum, kimse görmüyor.
Mutluluk...
Tadı damağımda olan tek şey sanırım. Aynı özgürlük gibi. Bulunca kaybedilen şeylerden, sahip olunca yitirilen şeylerden biri. Yitirmemek için tırnaklarımı geçirdiğim, tırnaklarımla zarar verdiğim, kanattığım, yaralar açtığım şey. Mutluluk ! Benim mutluluğum.... Ve içimde gittikçe yükselen aşk... Benim aşkım...
Sürükleniyorum.
Nereye olduğunun bir önemi yok. Küllerinden doğmak benim için fazla cüretkar bir cümle olurdu... Biliyorum. Ancak neden her seferinde yeniden doğuyorum? Neden her seferinde sıfır noktasından yükseliyorum? Ve neden her seferinde bulutlardan, sıfır noktasına çarpıyorum? Çarptıkça kırılıyorum, kanıyorum.
Sağduyumu ve kontrol mekanizmamı yavaş yavaş kaybediyorum...
İç ve dış etkenler beni yok ediyor. Bir oksijen tüpünün içindeyim. Nefes alamıyorum. Benim için yapılacak hiçbir şey yok...
Yok oluyorum...
Bulut.
Ne zaman başladı ruhumun bu hastalığı? Ne zaman başladı dur durak demeden beynimin her kıvrımını acıtan düşüncelerim ? Yaralarımı görmeye ne zaman başladım da onlara böylesine sırt çevirmeye programlandı kalbim? Bilmiyorum... Tek bildiğim, hayatla gerçek, gerçekle hayal arasında bir yerlerde kendi evrenimi yarattığım. Tek bildiğim henüz çok küçükken ellerimi yukarı kaldırıp, direnişim. Tek bildiğim, bildiklerim kadar güçsüz olduğum.
Müziğin sesini duyuyor musunuz? Sonsuza kadar açık sesinin yüksekliği kulaklarımı tırmalıyor. Daha önce hiç duymadığım bir tür çalıyor kulaklarımda. Bağırışlar, kavgalar, kahkahalar, küçük sürprizler, mutluluklar, gözyaşları, heyecan, acı, rahatlama... Uysallık ve direniş. Hepsini harmanlayıp, kulaklarımın içine doldurmuşlar sanki. Müzik hiç kapanmıyor, o kulaklarımda hep çalıyor... Bazen kendimi kaptırıp dans ederken buluyorum bedenimi... Gittikçe hızlanıyor. Ellerim ayaklarım birbirine dolanıyor. Yok oluyorum... Uzay boşluğunda dans ediyorum, gidiyorum, ama sonu yok... Gidiyorum, ama nereye gittiğimi bilmiyorum. Ruhumun gıdası değil bu... Ruhum aç, bedenim yorgun...
Bacaklarımı karnımı çekerek ağlamaya, düşünmeye başlayalı çok oldu. Ana rahminde aldığım cenin pozisyonu bir dejavu gibi her gün, her an ve her saat benimle birlikte. Ama ana rahmindeki kadar güçlü değilim. Nerede kesildi kordon bağlarım? Nerede kesildi nefes alışım? Küçücük bir su birikintisi içindeyim, o su birikintisinin içinde fırtınalar kopardığım sanılıyor... Oysa ben boğuluyorum, kimse görmüyor.
Mutluluk...
Tadı damağımda olan tek şey sanırım. Aynı özgürlük gibi. Bulunca kaybedilen şeylerden, sahip olunca yitirilen şeylerden biri. Yitirmemek için tırnaklarımı geçirdiğim, tırnaklarımla zarar verdiğim, kanattığım, yaralar açtığım şey. Mutluluk ! Benim mutluluğum.... Ve içimde gittikçe yükselen aşk... Benim aşkım...
Sürükleniyorum.
Nereye olduğunun bir önemi yok. Küllerinden doğmak benim için fazla cüretkar bir cümle olurdu... Biliyorum. Ancak neden her seferinde yeniden doğuyorum? Neden her seferinde sıfır noktasından yükseliyorum? Ve neden her seferinde bulutlardan, sıfır noktasına çarpıyorum? Çarptıkça kırılıyorum, kanıyorum.
Sağduyumu ve kontrol mekanizmamı yavaş yavaş kaybediyorum...
İç ve dış etkenler beni yok ediyor. Bir oksijen tüpünün içindeyim. Nefes alamıyorum. Benim için yapılacak hiçbir şey yok...
Yok oluyorum...
Bulut.
10 Eylül 2012 Pazartesi
SON kez
Yapraklar bir bir düşmeye hazırlanıyor sevgilim...
Bense sımsıkı sana tutunuyorum. Düşmemek için... Daha yaşamak için çok zamanım var. Daha senin kokunu içime çekerek nefes almak için çok günüm var biliyorum... Sen de bil !
İçim üşüyor kimi zaman, ve kimi zamanda gözlerim. İçimi ısıtmaya yetecek kadar şefkat dolusun sevgilim, ve gözlerimi güldürebilecek kadar umut verici. Aylar önce tuttuğun ellerime işlemiş kokun, aylar önce sahibi olduğun yüreğim karışmış yüreğine, saçlarım aşk kokuyor , saçların sevgi.
Aşk böylesine güzel bir duygu muydu? Böylesine huzur mu verirdi insanın içine? İnan senden öncesini bilmiyorum, bu hisleri ömrümde yaşadım mı emin bile değilim bakarsan. İnsan böylesine sevebilir miydi bir başkasını, böylesine dokunabilir miydi büyük bir zevkle onun yüreğine? Isıtabilir miydi hayallerini bir masum öpücükle? Koklayabilir miydi bunca sevecen tenini? Hepsini sende öğrendim... Sen de öğren !
Ellerini sımsıkı tuttuğumda anladım dünyanın ne derece hızlı döndüğünü, ellerini sımsıkı tuttuğunda anladım dünyada yalnız savaş değil aşk da olduğunu, barışın bir isimden çok bir sevgi eylemi olduğunu... Bırakma!
Ellerimi tut sevgilim... Sımsıkı tut... Daha anlamam, bilmem ve görmem gereken çok şey var yeryüzünde. Sen olmazsan yapamam, düşerim bir yaprak gibi... Sen olmazsan elim , kolum, kalbim her şey gider... Sen gidersin sevgilim, aşk gider, yüreğim gider, bir büyük aşk yok olur gider... Sen GİTME !
- ilk kez "ilk kez böyle oluyorum" demedim , tamam kabul...
Ama ilk kez " son kez böyle olmak istiyorum..."
SEN DE İSTE !
-bulut
Bense sımsıkı sana tutunuyorum. Düşmemek için... Daha yaşamak için çok zamanım var. Daha senin kokunu içime çekerek nefes almak için çok günüm var biliyorum... Sen de bil !
İçim üşüyor kimi zaman, ve kimi zamanda gözlerim. İçimi ısıtmaya yetecek kadar şefkat dolusun sevgilim, ve gözlerimi güldürebilecek kadar umut verici. Aylar önce tuttuğun ellerime işlemiş kokun, aylar önce sahibi olduğun yüreğim karışmış yüreğine, saçlarım aşk kokuyor , saçların sevgi.
Aşk böylesine güzel bir duygu muydu? Böylesine huzur mu verirdi insanın içine? İnan senden öncesini bilmiyorum, bu hisleri ömrümde yaşadım mı emin bile değilim bakarsan. İnsan böylesine sevebilir miydi bir başkasını, böylesine dokunabilir miydi büyük bir zevkle onun yüreğine? Isıtabilir miydi hayallerini bir masum öpücükle? Koklayabilir miydi bunca sevecen tenini? Hepsini sende öğrendim... Sen de öğren !
Ellerini sımsıkı tuttuğumda anladım dünyanın ne derece hızlı döndüğünü, ellerini sımsıkı tuttuğunda anladım dünyada yalnız savaş değil aşk da olduğunu, barışın bir isimden çok bir sevgi eylemi olduğunu... Bırakma!
Ellerimi tut sevgilim... Sımsıkı tut... Daha anlamam, bilmem ve görmem gereken çok şey var yeryüzünde. Sen olmazsan yapamam, düşerim bir yaprak gibi... Sen olmazsan elim , kolum, kalbim her şey gider... Sen gidersin sevgilim, aşk gider, yüreğim gider, bir büyük aşk yok olur gider... Sen GİTME !
- ilk kez "ilk kez böyle oluyorum" demedim , tamam kabul...
Ama ilk kez " son kez böyle olmak istiyorum..."
SEN DE İSTE !
-bulut
23 Ağustos 2012 Perşembe
İç huzur
İç huzurumu bulabilme inancıyla yürüdüğüm bir yol var. Her şeyden arınmış olarak yürüdüğüm bir yol.
Yolun sonunu hiçbir şekilde tahmin edemiyorum, gözlerimi kapadığım ve kendimi bundan bir kaç sene sonrasında gördüğüm zaman egolarıma yenik düşerek iyi yerlerde hissediyorum silüetimi. Kendime kötülükleri, büyük felaketleri ve güçsüzlüğü yakıştıramadığımdan olsa gerek. Oysa öylesine güçsüz bir bedene ve ruha sahibim ki... Son zamanlarda dindiremediğim bir şiddetle hissediyorum bunu. GÜÇSÜZLÜK. Bütün bedenimi eline geçiren, kontrol mekanizmalarımı çürüten, ruhumu ve varlığımı tehdit eden tek şey bugünlerde. Bununla her yüzleştiğimde daha da bitkin ve yorgun olduğumu görebiliyorum. Bedenim dur durak demeden bir boşluğa doğru yuvarlanıyor sanki, ve bu boşluk yoklukların içinde yoruyor beni. Kollarım, ayaklarım, ellerim ve ruhum ağrıyor. Gün geçtikçe daha da tükenmiş ve daha da bitkin buluyorum dünümü... Düşmekten öylesine korkuyor ve öylesine çekiniyorum ki. Ayaklarım var gücüyle ağrısa da ben ayakta olabilmeyi istiyorum. Sağlığım gün geçtikçe kötüleşiyor. Ama ben sağlığıma bağlı bir hayat yaşamayı istemiyor, yarına odaklanıyorum.
Ruhum sendeleniyor bazen.
Ruhum...
Şimdiye kadar birçok şeye tanıklık eden ve dahi kendi başına her şeyi yaşayan, ancak benimle bir bütün olan ruhum. Kırgınlıklara gelemeyen, her kırgınlıkta bizzat kendisi kırılan, paramparça olan ruhum...
Yarınlarımın aydınlık olduğunu bilmeye öylesine ihtiyacım var ki. İnsan bazen desteklenmek istiyor. İnsan bazen, elleri ve kolları hareket edemediğinde bir ele bir kola , yaslanabileceği bir bedene ihtiyaç duyuyor.
Çok yalnız kaldım.
Kendim yaptım bunu. Herkesi basit bir el hareketiyle hayatımın her zerresinden uzaklaştırdım. Böyle daha güçlü ve daha ayakta olabileceğime inandım. Söylenebilecek her türlü söze karşı kulaklarımı tıkadım. Öyle güçlü tıkadım ki, duymam gerekenleri bile duyamadım. Bir kez daha döndüğümde ne ses vardı, ne de söyleyen...
Ben yaptım bunu.
Çabucak, hiç farkettirmeden, bir ilizyon gibiydi.
Şimdi yarınlarıma baktığım zaman, kendime karşı hiç mütevazi olamıyorum. Cüretkar bir edayla, kendimi sonsuz mutluluğun koynunda buluyorum. Oysa biliyorum, mutluluk acı verebilen bir eylemdir. Eğer çok mutluyken, ufacık bir mutsuzluk hissi bedeninizi ele geçirirse acı çekersiniz. Eğer çok mutluysanız, bir gün bunun son bulacağını düşünür ve yine acı çekersiniz. Eğer çok mutluysanız, bir gün, sadece bir gün yapayalnız kaldığınızdan emin olur, ve mutluluğu kaybedersiniz.
Ben tüm bunları bile bile yarınlarımda da mutlu olduğumu görüyorum.
Korkuyla ve yalnızlıkla yüzleşmenin ne demek olduğunu öğrendiğim şu son günlerde, iç huzur istemenin kimseye bir zararı olmayacağını düşünüyorum.
Belki bana?
Belki bana bir zararı olacak... Ama artık düşünmek için fazla zamanım yok. Sınırlı zaman var her şeye. Mutluluğa ve mutsuzluğa. Düne ve bugüne...
Yürüyorum...
İçimde bir umut yürüyorum....
Yollar gidiyor, ben yürüyorum...
-bulut
Yolun sonunu hiçbir şekilde tahmin edemiyorum, gözlerimi kapadığım ve kendimi bundan bir kaç sene sonrasında gördüğüm zaman egolarıma yenik düşerek iyi yerlerde hissediyorum silüetimi. Kendime kötülükleri, büyük felaketleri ve güçsüzlüğü yakıştıramadığımdan olsa gerek. Oysa öylesine güçsüz bir bedene ve ruha sahibim ki... Son zamanlarda dindiremediğim bir şiddetle hissediyorum bunu. GÜÇSÜZLÜK. Bütün bedenimi eline geçiren, kontrol mekanizmalarımı çürüten, ruhumu ve varlığımı tehdit eden tek şey bugünlerde. Bununla her yüzleştiğimde daha da bitkin ve yorgun olduğumu görebiliyorum. Bedenim dur durak demeden bir boşluğa doğru yuvarlanıyor sanki, ve bu boşluk yoklukların içinde yoruyor beni. Kollarım, ayaklarım, ellerim ve ruhum ağrıyor. Gün geçtikçe daha da tükenmiş ve daha da bitkin buluyorum dünümü... Düşmekten öylesine korkuyor ve öylesine çekiniyorum ki. Ayaklarım var gücüyle ağrısa da ben ayakta olabilmeyi istiyorum. Sağlığım gün geçtikçe kötüleşiyor. Ama ben sağlığıma bağlı bir hayat yaşamayı istemiyor, yarına odaklanıyorum.
Ruhum sendeleniyor bazen.
Ruhum...
Şimdiye kadar birçok şeye tanıklık eden ve dahi kendi başına her şeyi yaşayan, ancak benimle bir bütün olan ruhum. Kırgınlıklara gelemeyen, her kırgınlıkta bizzat kendisi kırılan, paramparça olan ruhum...
Yarınlarımın aydınlık olduğunu bilmeye öylesine ihtiyacım var ki. İnsan bazen desteklenmek istiyor. İnsan bazen, elleri ve kolları hareket edemediğinde bir ele bir kola , yaslanabileceği bir bedene ihtiyaç duyuyor.
Çok yalnız kaldım.
Kendim yaptım bunu. Herkesi basit bir el hareketiyle hayatımın her zerresinden uzaklaştırdım. Böyle daha güçlü ve daha ayakta olabileceğime inandım. Söylenebilecek her türlü söze karşı kulaklarımı tıkadım. Öyle güçlü tıkadım ki, duymam gerekenleri bile duyamadım. Bir kez daha döndüğümde ne ses vardı, ne de söyleyen...
Ben yaptım bunu.
Çabucak, hiç farkettirmeden, bir ilizyon gibiydi.
Şimdi yarınlarıma baktığım zaman, kendime karşı hiç mütevazi olamıyorum. Cüretkar bir edayla, kendimi sonsuz mutluluğun koynunda buluyorum. Oysa biliyorum, mutluluk acı verebilen bir eylemdir. Eğer çok mutluyken, ufacık bir mutsuzluk hissi bedeninizi ele geçirirse acı çekersiniz. Eğer çok mutluysanız, bir gün bunun son bulacağını düşünür ve yine acı çekersiniz. Eğer çok mutluysanız, bir gün, sadece bir gün yapayalnız kaldığınızdan emin olur, ve mutluluğu kaybedersiniz.
Ben tüm bunları bile bile yarınlarımda da mutlu olduğumu görüyorum.
Korkuyla ve yalnızlıkla yüzleşmenin ne demek olduğunu öğrendiğim şu son günlerde, iç huzur istemenin kimseye bir zararı olmayacağını düşünüyorum.
Belki bana?
Belki bana bir zararı olacak... Ama artık düşünmek için fazla zamanım yok. Sınırlı zaman var her şeye. Mutluluğa ve mutsuzluğa. Düne ve bugüne...
Yürüyorum...
İçimde bir umut yürüyorum....
Yollar gidiyor, ben yürüyorum...
-bulut
5 Ağustos 2012 Pazar
Aşk Güzel Şey
Bazen nasılda kıskanıyorum onu, nasılda onun yerinde olmak istiyorum bir bilseniz. Kendi sevgimle övünüp, onun yerinde olabilmeyi düşlüyorum. Bazen de o benim yerimde olsun istiyorum. Onun sevgisiyle övünüyor, Çok sevilsin istiyorum. Sonra bir bakıyorum iç içeyiz onunla. Bir bütün gibi... Ayrılması muhtemel olmayan, ancak ve ancak iç içeyken etrafa ışıltılar saçan bir bütün gibi. Sanki bütün parçalanırsa bütün büyü bozulacak gibi.
Bana peri annenin elleri değdi biliyor musunuz? Sahi nereden bileceksiniz? Peri annenin yardımıyla hayatımın en berbat anında, prensin balosuna gitmeye hak kazandım ben. Prens benim oldu. Ben prensin. Yalnızca masallarda olduğuna inandığım bir çarçabuklukla tüm hayatım değişti çünkü. Vazgeçmekten, kaybetmekten korkacağım kadar değişti üstelik. Her sabah gözlerimi açtığımda "iyi ki" dememe neden olacak, dünyaya geldiğim saniyeden itibaren cümle içinde kurduğum yahut içimden geçirdiğim tüm keşkelerimi öldürecek kadar değişti.
Bazen bütün insanlara üzüldüğüm de oluyor. Çünkü yeryüzündeki hiçbir canlı dünyaya benim bakabildiğim gibi bakamıyor. Benim gözlerimin içinde saklı bir gerçek var çünkü. Benim gözlerimde dünyanın en güzel adamının öpücüğü var. Gözlerimden öper gibi bakıyor bana her defasında. Gözlerimin içine yerleşmek ister gibi, sanki hep oradaymış ve " oradan hiç çıkmak istemiyorum" der gibi bakıyor. Nehirler geçiyor onun gözlerinden biliyor musunuz ? Yeşil ve bal rengi nehirler... Bahçeler açılıyor önüme her seferinde. İçinde nefes almak istediğim, durup dinlenmek istediğim, bütün hayatımı inşa etmek istediğim bahçeler var. Bal gibi bakıyor gözleri, baldan bir renk... Renkten bir bal. Nehir gibi. Aşk gibi.
Ucuz cümlelerin ardına saklanmış bir sevgi patlaması değil bu. Bütün ucuzluklardan arındırılmış bir kadının, kadın olduğunu sanan bir çocuğun cümleleri yalnızca. Yalınlıkla eğitilmiş, küçük bir gülümsemeyle hayat bulmuş, hayatının tamamını o küçük gülümsemeye adayacak kadar aşık bir kadının, bir gün evrende yok olacak cümleleri. Sahi bir gün yok olacak değil mi tüm bu hislerim ? Bir gün bir şey olacak ve bütün hislerim uzay boşluğunda yolunu arayacak. Umutsuz değil cümlelerim lakin büyük felaketlere baş kaldıramayacak kadar aciz ve henüz çocuk.
Korkarım kaybetmekten. Kaybın büyüklüğünden midir bu korku yoksa kaybetmenin şanından mıdır bilinmez ama, aşkın olduğu her yerde kaybetme korkusunun galip geldiğini bilirim. İnsan bir gülümsemeye adarsa tüm ömrünü, sırf o gülümsemeye sırf o yeşil bahçelere, baldan bir gülüşe bir ömür inşa etmeyi koymuşsa kafasına, omuzlarındaki yükler daha da ağır gelir ona. Ancak o gülümsemeyi her gördüğünde bulutlardan selam getirir dünyaya...
Sevilmek istediğim gibi seviliyorum.
Sevmek istediğim gibi seviyorum.
"Hayatımda ilk kez" ile başlayan cüretkar cümleler kurmayı pek severim lakin ilk kez gerçek anlamıyla kullanıyorum ki; hayatımda ilk kez olmak istediğim yerdeyim.
Hayatımda ilk kez yürüdüğüm bir yoldan eminim.
Hayatımda ilk kez yürüdüğüm bir yolun her köşe başını, her durağını, her evini, her bahçesini çok seviyorum.
Onun gözlerinde uykuya daldığımı söylemiş miydim ? Güzel ninnilerle, güzel düşlere uğurluyor beni... Güzel bakan gözlerle, güzel gecelere uyuyorum. Uyandığımda o bahçelerde geziyorum. Gezdiğim bu bahçeyi, bu baldan bahçeyi canımdan çok seviyorum.
Beni hep gülümsettiğini söylemiş miydim ? Ben gülümsediğimde kaybolur gözlerim, yok gibi... Hiç olmamış gibi... İncecik bir çizgi... Simsiyah bir çizgi olur.
Beni çok mutlu ettiğini, beni yeniden var ettiğini söylemiş miydim?
Sahi söylemiş miydim ne çok sevdiğimi?
Söylemiş miydim yüzündeki huzuru?
Siz bir de ona benim gözümden bakın...
-bulut
Bana peri annenin elleri değdi biliyor musunuz? Sahi nereden bileceksiniz? Peri annenin yardımıyla hayatımın en berbat anında, prensin balosuna gitmeye hak kazandım ben. Prens benim oldu. Ben prensin. Yalnızca masallarda olduğuna inandığım bir çarçabuklukla tüm hayatım değişti çünkü. Vazgeçmekten, kaybetmekten korkacağım kadar değişti üstelik. Her sabah gözlerimi açtığımda "iyi ki" dememe neden olacak, dünyaya geldiğim saniyeden itibaren cümle içinde kurduğum yahut içimden geçirdiğim tüm keşkelerimi öldürecek kadar değişti.
Bazen bütün insanlara üzüldüğüm de oluyor. Çünkü yeryüzündeki hiçbir canlı dünyaya benim bakabildiğim gibi bakamıyor. Benim gözlerimin içinde saklı bir gerçek var çünkü. Benim gözlerimde dünyanın en güzel adamının öpücüğü var. Gözlerimden öper gibi bakıyor bana her defasında. Gözlerimin içine yerleşmek ister gibi, sanki hep oradaymış ve " oradan hiç çıkmak istemiyorum" der gibi bakıyor. Nehirler geçiyor onun gözlerinden biliyor musunuz ? Yeşil ve bal rengi nehirler... Bahçeler açılıyor önüme her seferinde. İçinde nefes almak istediğim, durup dinlenmek istediğim, bütün hayatımı inşa etmek istediğim bahçeler var. Bal gibi bakıyor gözleri, baldan bir renk... Renkten bir bal. Nehir gibi. Aşk gibi.
Ucuz cümlelerin ardına saklanmış bir sevgi patlaması değil bu. Bütün ucuzluklardan arındırılmış bir kadının, kadın olduğunu sanan bir çocuğun cümleleri yalnızca. Yalınlıkla eğitilmiş, küçük bir gülümsemeyle hayat bulmuş, hayatının tamamını o küçük gülümsemeye adayacak kadar aşık bir kadının, bir gün evrende yok olacak cümleleri. Sahi bir gün yok olacak değil mi tüm bu hislerim ? Bir gün bir şey olacak ve bütün hislerim uzay boşluğunda yolunu arayacak. Umutsuz değil cümlelerim lakin büyük felaketlere baş kaldıramayacak kadar aciz ve henüz çocuk.
Korkarım kaybetmekten. Kaybın büyüklüğünden midir bu korku yoksa kaybetmenin şanından mıdır bilinmez ama, aşkın olduğu her yerde kaybetme korkusunun galip geldiğini bilirim. İnsan bir gülümsemeye adarsa tüm ömrünü, sırf o gülümsemeye sırf o yeşil bahçelere, baldan bir gülüşe bir ömür inşa etmeyi koymuşsa kafasına, omuzlarındaki yükler daha da ağır gelir ona. Ancak o gülümsemeyi her gördüğünde bulutlardan selam getirir dünyaya...
Sevilmek istediğim gibi seviliyorum.
Sevmek istediğim gibi seviyorum.
"Hayatımda ilk kez" ile başlayan cüretkar cümleler kurmayı pek severim lakin ilk kez gerçek anlamıyla kullanıyorum ki; hayatımda ilk kez olmak istediğim yerdeyim.
Hayatımda ilk kez yürüdüğüm bir yoldan eminim.
Hayatımda ilk kez yürüdüğüm bir yolun her köşe başını, her durağını, her evini, her bahçesini çok seviyorum.
Onun gözlerinde uykuya daldığımı söylemiş miydim ? Güzel ninnilerle, güzel düşlere uğurluyor beni... Güzel bakan gözlerle, güzel gecelere uyuyorum. Uyandığımda o bahçelerde geziyorum. Gezdiğim bu bahçeyi, bu baldan bahçeyi canımdan çok seviyorum.
Beni hep gülümsettiğini söylemiş miydim ? Ben gülümsediğimde kaybolur gözlerim, yok gibi... Hiç olmamış gibi... İncecik bir çizgi... Simsiyah bir çizgi olur.
Beni çok mutlu ettiğini, beni yeniden var ettiğini söylemiş miydim?
Sahi söylemiş miydim ne çok sevdiğimi?
Söylemiş miydim yüzündeki huzuru?
Siz bir de ona benim gözümden bakın...
-bulut
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)