10 Eylül 2012 Pazartesi

SON kez

Yapraklar bir bir düşmeye hazırlanıyor sevgilim...
Bense sımsıkı sana tutunuyorum. Düşmemek için... Daha yaşamak için çok zamanım var. Daha senin kokunu içime çekerek nefes almak için çok günüm var biliyorum... Sen de bil !


İçim üşüyor kimi zaman, ve kimi zamanda gözlerim. İçimi ısıtmaya yetecek kadar şefkat dolusun sevgilim, ve gözlerimi güldürebilecek kadar umut verici. Aylar önce tuttuğun ellerime işlemiş kokun, aylar önce sahibi olduğun yüreğim karışmış yüreğine, saçlarım aşk kokuyor , saçların sevgi.
Aşk böylesine güzel bir duygu muydu? Böylesine huzur mu verirdi insanın içine? İnan senden öncesini bilmiyorum, bu hisleri ömrümde yaşadım mı emin bile değilim bakarsan. İnsan böylesine sevebilir miydi bir başkasını, böylesine dokunabilir miydi büyük bir zevkle onun yüreğine? Isıtabilir miydi hayallerini bir masum öpücükle? Koklayabilir miydi bunca sevecen tenini? Hepsini sende öğrendim... Sen de öğren !


Ellerini sımsıkı tuttuğumda anladım dünyanın ne derece hızlı döndüğünü, ellerini sımsıkı tuttuğunda anladım dünyada yalnız savaş değil aşk da olduğunu, barışın bir isimden çok bir sevgi eylemi olduğunu...   Bırakma!

Ellerimi tut sevgilim... Sımsıkı tut... Daha anlamam, bilmem ve görmem gereken çok şey var yeryüzünde. Sen olmazsan yapamam, düşerim bir yaprak gibi... Sen olmazsan elim , kolum, kalbim her şey  gider... Sen gidersin sevgilim, aşk gider, yüreğim gider, bir büyük aşk yok olur gider... Sen GİTME !


- ilk kez "ilk kez böyle oluyorum" demedim , tamam kabul...
Ama ilk kez " son kez böyle olmak istiyorum..."

SEN DE İSTE !


-bulut



23 Ağustos 2012 Perşembe

İç huzur

İç huzurumu bulabilme inancıyla yürüdüğüm bir yol var. Her şeyden arınmış olarak yürüdüğüm bir yol.
Yolun sonunu hiçbir şekilde tahmin edemiyorum, gözlerimi kapadığım ve kendimi bundan bir kaç sene sonrasında gördüğüm zaman egolarıma yenik düşerek iyi yerlerde hissediyorum silüetimi. Kendime kötülükleri, büyük felaketleri ve güçsüzlüğü yakıştıramadığımdan olsa gerek. Oysa öylesine güçsüz bir bedene ve ruha sahibim ki... Son zamanlarda dindiremediğim bir şiddetle hissediyorum bunu. GÜÇSÜZLÜK. Bütün bedenimi eline geçiren, kontrol mekanizmalarımı çürüten, ruhumu ve varlığımı tehdit eden tek şey bugünlerde. Bununla her yüzleştiğimde daha da bitkin ve yorgun olduğumu görebiliyorum. Bedenim dur durak demeden bir boşluğa doğru yuvarlanıyor sanki, ve bu boşluk yoklukların içinde yoruyor beni. Kollarım, ayaklarım, ellerim ve ruhum ağrıyor. Gün geçtikçe daha da tükenmiş ve daha da bitkin buluyorum dünümü... Düşmekten öylesine korkuyor ve öylesine çekiniyorum ki. Ayaklarım var gücüyle ağrısa da ben ayakta olabilmeyi istiyorum. Sağlığım gün geçtikçe kötüleşiyor. Ama ben sağlığıma bağlı bir hayat yaşamayı istemiyor, yarına odaklanıyorum.
Ruhum sendeleniyor bazen.
Ruhum...
Şimdiye kadar birçok şeye tanıklık eden ve dahi kendi başına her şeyi yaşayan, ancak benimle bir bütün olan ruhum. Kırgınlıklara gelemeyen, her kırgınlıkta bizzat kendisi kırılan, paramparça olan ruhum...
Yarınlarımın aydınlık olduğunu bilmeye öylesine ihtiyacım var ki. İnsan bazen desteklenmek istiyor. İnsan bazen, elleri ve kolları hareket edemediğinde bir ele bir kola , yaslanabileceği bir bedene ihtiyaç duyuyor.
Çok yalnız kaldım.
Kendim yaptım bunu. Herkesi basit bir el hareketiyle hayatımın her zerresinden uzaklaştırdım. Böyle daha güçlü ve daha ayakta olabileceğime inandım. Söylenebilecek her türlü söze karşı kulaklarımı tıkadım. Öyle güçlü tıkadım ki, duymam gerekenleri bile duyamadım. Bir kez daha döndüğümde ne ses vardı, ne de söyleyen...
Ben yaptım bunu.
Çabucak, hiç farkettirmeden, bir ilizyon gibiydi.
Şimdi yarınlarıma baktığım zaman, kendime karşı hiç mütevazi olamıyorum. Cüretkar bir edayla, kendimi sonsuz mutluluğun koynunda buluyorum. Oysa biliyorum, mutluluk acı verebilen bir eylemdir. Eğer çok mutluyken, ufacık bir mutsuzluk hissi bedeninizi ele geçirirse acı çekersiniz. Eğer çok mutluysanız, bir gün bunun son bulacağını düşünür ve yine acı çekersiniz. Eğer çok mutluysanız, bir gün, sadece bir gün yapayalnız kaldığınızdan emin olur, ve mutluluğu kaybedersiniz.
Ben tüm bunları bile bile yarınlarımda da mutlu olduğumu görüyorum.
Korkuyla ve yalnızlıkla yüzleşmenin ne demek olduğunu öğrendiğim şu son günlerde, iç huzur istemenin kimseye bir zararı olmayacağını düşünüyorum.
Belki bana?
Belki bana bir zararı olacak... Ama artık düşünmek için fazla zamanım yok. Sınırlı zaman var her şeye. Mutluluğa ve mutsuzluğa. Düne ve bugüne...
Yürüyorum...
İçimde bir umut yürüyorum....
Yollar gidiyor, ben yürüyorum...

-bulut


5 Ağustos 2012 Pazar

Aşk Güzel Şey

Bazen nasılda kıskanıyorum onu, nasılda onun yerinde olmak istiyorum bir bilseniz. Kendi sevgimle övünüp, onun yerinde olabilmeyi düşlüyorum. Bazen de o benim yerimde olsun istiyorum. Onun sevgisiyle övünüyor, Çok sevilsin istiyorum. Sonra bir bakıyorum iç içeyiz onunla. Bir bütün gibi... Ayrılması muhtemel olmayan, ancak ve ancak iç içeyken etrafa ışıltılar saçan bir bütün gibi. Sanki bütün parçalanırsa bütün büyü bozulacak gibi.
Bana peri annenin elleri değdi biliyor musunuz? Sahi nereden bileceksiniz? Peri annenin yardımıyla hayatımın en berbat anında, prensin balosuna gitmeye hak kazandım ben. Prens benim oldu. Ben prensin. Yalnızca masallarda olduğuna inandığım bir çarçabuklukla tüm hayatım değişti çünkü. Vazgeçmekten, kaybetmekten korkacağım kadar değişti üstelik. Her sabah gözlerimi açtığımda "iyi ki" dememe neden olacak, dünyaya geldiğim saniyeden itibaren cümle içinde kurduğum yahut içimden geçirdiğim tüm keşkelerimi öldürecek kadar değişti.
Bazen bütün insanlara üzüldüğüm de oluyor. Çünkü yeryüzündeki hiçbir canlı dünyaya benim bakabildiğim gibi bakamıyor. Benim gözlerimin içinde saklı bir gerçek var çünkü. Benim gözlerimde dünyanın en güzel adamının öpücüğü var. Gözlerimden öper gibi bakıyor bana her defasında. Gözlerimin içine yerleşmek ister gibi, sanki hep oradaymış ve " oradan hiç çıkmak istemiyorum" der gibi bakıyor. Nehirler geçiyor onun gözlerinden biliyor musunuz ? Yeşil ve bal rengi nehirler... Bahçeler açılıyor önüme her seferinde. İçinde nefes almak istediğim, durup dinlenmek istediğim, bütün hayatımı inşa etmek istediğim bahçeler var. Bal gibi bakıyor gözleri, baldan bir renk... Renkten bir bal. Nehir gibi. Aşk gibi.
Ucuz cümlelerin ardına saklanmış bir sevgi patlaması değil bu. Bütün ucuzluklardan arındırılmış bir kadının, kadın olduğunu sanan bir çocuğun cümleleri yalnızca. Yalınlıkla eğitilmiş, küçük bir gülümsemeyle hayat bulmuş, hayatının tamamını o küçük gülümsemeye adayacak kadar aşık bir kadının, bir gün evrende yok olacak cümleleri. Sahi bir gün yok olacak değil mi tüm bu hislerim ? Bir gün bir şey olacak ve bütün hislerim uzay boşluğunda yolunu arayacak. Umutsuz değil cümlelerim lakin büyük felaketlere baş kaldıramayacak kadar aciz ve henüz çocuk.
Korkarım kaybetmekten. Kaybın büyüklüğünden midir bu korku yoksa kaybetmenin şanından mıdır bilinmez ama, aşkın olduğu her yerde kaybetme korkusunun galip geldiğini bilirim. İnsan bir gülümsemeye adarsa tüm ömrünü, sırf o gülümsemeye  sırf o yeşil bahçelere, baldan bir gülüşe bir ömür inşa etmeyi koymuşsa kafasına, omuzlarındaki yükler daha da ağır gelir ona. Ancak o gülümsemeyi her gördüğünde bulutlardan selam getirir dünyaya...
Sevilmek istediğim gibi seviliyorum.
Sevmek istediğim gibi seviyorum.
"Hayatımda ilk kez" ile başlayan cüretkar cümleler kurmayı pek severim lakin ilk kez gerçek anlamıyla kullanıyorum ki; hayatımda ilk kez olmak istediğim yerdeyim.
Hayatımda ilk kez yürüdüğüm bir yoldan eminim.
Hayatımda ilk kez yürüdüğüm bir yolun her köşe başını, her durağını, her evini, her bahçesini çok seviyorum.

Onun gözlerinde uykuya daldığımı söylemiş miydim ? Güzel ninnilerle, güzel düşlere uğurluyor beni... Güzel bakan gözlerle, güzel gecelere uyuyorum. Uyandığımda o bahçelerde geziyorum. Gezdiğim bu bahçeyi, bu baldan bahçeyi canımdan çok seviyorum.

Beni hep gülümsettiğini söylemiş miydim ? Ben gülümsediğimde kaybolur gözlerim, yok gibi... Hiç olmamış gibi... İncecik bir çizgi... Simsiyah bir çizgi olur.

Beni çok mutlu ettiğini, beni yeniden var ettiğini söylemiş miydim?
Sahi söylemiş miydim ne çok sevdiğimi?
Söylemiş miydim yüzündeki huzuru?
Siz bir de ona benim gözümden bakın...


-bulut

31 Temmuz 2012 Salı

Büyük Sevgiler

Sevmek, fiilen ve manen insanın kendisini en iyi hissetmesine yardımcı olan şey sanırım. Bütün yaraları onaran, bütün kırgınlıkları ve tükenişleri ortadan kaldıran tek şey hatta. Düşünüyorum da , büyük şehirlerde daha farklı seviyor insanlar. Daha farklı bağlanıyor ve daha farklı görüyor karşısındakini. Doğuyla batının farklı bir sentezini oluşturuyor buralarda insanlar. Puta tapıcılık bağnazlık sayılıyorken ve kendilerinden başka hiçbir değere , hiçbir maddeye çok fazla bağlanmayacaklarını iddia ediyorlarken karşılarına sevebilecekleri ölçüde biri çıktığı vakit, bütün değerlerinden vazgeçip adeta tapıyor ve bütün benliklerini feda edebiliyorlar. Bir çok sosyolojik araştırmaya göre bunun tam tersi savunulsa da , yani büyük şehirlerde yaşayan insanların sevgiye ve aşka hatta aile hayatına pek önem verilmediği saptansa da benim için tam tersi yönde işliyor bu görüş. Çünkü büyük şehirlerdeki insanlar daha da muhtaç kalıyorlar sevgiye... Ailelerinden, çevrelerinden ve tüm hayatlarından onları soyutlayabilecek tek güç karşı cinse duyulan açlık ve bu açlığın doğurduğu aşk oluyor çünkü. Yaşadıkları toplumun bütün yüklerini omuzlamışken, doğallıktan ve insanlıktan bir o kadar uzak hayatlar yaşarken, küçük toplumların, küçük şehirlerin sıcaklığını hiçbir zaman duyumsayamıyorken, en küçük bir sıcaklıkta kendilerini klimanın koynuna bırakırlarken , dağıtıp bölüştürmeleri gereken sevgiyi tek bir kişiye veriyorlar. Aşktan bahsediyorum ancak. Gerçek aşktan. İçinde aldatmanın, gönül eğlendirmenin, arkadan iş çevirmenin olmadığı, kıyamama dürtüsünün ağır bastığı gerçek aşklardan... Ve bu başlık altında bakarsak eğer gerçekten de farklı seviyor bu şehirdeki insanlar... Çünkü onların gece uyurken ellerini tutacak, büyük anlaşmalara, büyük imzalara adım atarken "ben varım" misyonunu yüklenecek kişilere ihtiyaçları oluyor. Onları en az onlar kadar anlayabilecek, onları tek değil çift hissettirebilecek, bu çiftlikten tekliği doğurabilecek  güzel ve güçlü kalpler istiyorlar. Komşuluk kavramının pek olmadığı bu şehirlerde insanlar sabahları bütün gülümsemelerini aşık oldukları kişilere, bütün denilmemiş günaydınlarını tek bir bedene, bütün çay kahve molalarını yüreklerindekine saklamak istiyorlar. Tekleştirmiyor büyük şehirdeki insanlar... Aile yapıyor karşısındakini, komşu, eş , dost, akraba , anne , baba , kardeş yapıyor. En iyi arkadaşı oluyor o onun. Saflıktan ve masumluktan bi hayli uzak olan bu kalabalık şehirlerde, gerçek aşkı buldukları an daha farklı seviyor bu güzel insanlar.
Çok çabuk unutuyor, çok çabuk seviyor, belki çok çabuk vazgeçiyorlar ama kabahat değil onlarınki... Onlar öyle çok yükleniyorlarki karşılarındakine, öyle çok sahipleniyorlar ki onu, dünyayı sırtında taşıyan Atlas'ın savaşı dahi daha hafif kalıyor onların yüklerinin yanında... Küçük dünyalardakiler daha mutlu ve daha çok şeye , daha çok sevgiye sahiplerken, büyük şehirlerdeki insanlar ceplerini doldurdukça tek bir kişiye kanıtlıyorlar sevgilerini... Daha fazla muhtaç oluyor, daha fazla sığınıyorlar çünkü. Küçük şehirlerin büyük çevreleri, büyük sorumlulukları, daha fazla akrabaları oldukları için paylaşma kelimesi onların doğalarından geliyor. Ancak büyük şehirdekiler yalnızca istedikleri için paylaşıyorlar bir şeyi. Yalnızca paylaşmaya muhtaç oldukları için belki de.
Kim ne derse desin, güzel seviyor büyük şehirdeki insanlar. Sımsıkı seviyor, sımsıkı sarılıyorlar karşılarındakine.
Aşkın bütün zerreciklerini yüreklerinde hissetmeyi istiyorlar ve nedense bu cinsellik başlığı altında incelendiğinde hor görülüyorlar. Seviyor buradaki insanlar, bedenlerini bedenlerle birleştirmeyi... Beyinlerindeki özgür kuşlar güle oynaya cıvıldaşırlarken bir kadın bir adamı cezbediyor çünkü. Bir kadın bir adamı cezbederken, açlık doğuyor çünkü. Hızlı yemeği seviyor buradaki insanlar... Hızlı ama tat verircesine...

Güzel seviyor büyük şehirlerin büyük abileri...
Büyük şehirlerin büyük hanımefendileri...
Büyük şehirlerin küçük kadınları ve adamları.


Ve ben, nerede bir büyük adam görsem bilirim çok sevdiğini,
Büyük şehirlerin büyük tasalarının arasında büyük sevgilerin olduğunu bilirim.
Bilirim büyük sevgilerin kıymetini... Ve geleceğini...
Büyük sevgilerin asla tükenmeyeceğini...
-bulut

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Kırgınlık

Aslında şuanda farkında olmadan dünyanın en berbat hislerini okuyorsunuz. Ve elbette ki kelimelerine, cümlelerine dahi sansür uygulayan bir insanım artık. Bir ağız dolusu küfür biriktiriyorum ağzımda, ancak dile getirmeden yutuyorum onları. İnsan hep mi böyle olur kırgın olduğunda? Hep mi yutar kelimelerini? Bu kaçıncı kez susuşumuz acaba... Kaçıncı kez bir şeylerin üzerine peri tozları yağışını bekleyişimiz?  Daha kaç kere daha mucizeler bekleyeceğiz her şeyin mükemmel olması için?

Belki ben fazla mükemmelliyetçiyimdir, belki ben küçük cümleleri, küçük bakışları ve bu dünyada beni küçücük hissettirecek hiçbir şeyi kabul etmiyorumdur. Ve bunların hepsini sorun olarak gören bir ben varımdır. Ve sanırım sadece ben varım.

Düşünüyorum. Başkalarının kurarken düşünmediği cümleleri düşünüyorum. Fütursuzca ağızlarından çıkan, nereye,  ne şekilde ve hangi şiddetle gideceğini bilmedikleri ve düşünmedikleri cümlelerin içimde yarattığı o derin boşluğu düşünüyorum. Ve o boşluk öylesine derin, öylesine hafif ve bir o kadar da şiddetli açılıyor ki içimde... Dışarıdan bakıldığında küçük,anlamsız, ancak içine girdiğinde büyük ve can acıtıcı. Küçük şeyler de mide bulandırmaz mı zaten? Küçük şeyler büyüyerek acıtmaz mı insanın içini? Küçük şeyler, büyük sorunlara gebe değil midir?

İnsanlar diyorum, insanlar... Neden herkesin farklı olabileceğini ve buna saygı duymaları gerektiğini hiç düşünmüyor şayet düşünüyorlarsa neden buna uygun olarak konuşmuyorlar? Mütemadiyen bir boşluk açılıyor içimde... Dolduramadığım bir boşluk geliyor, bir yumru gibi boğazıma saplanıyor. Gözlerimi dolduruyor. Küçücük bir cümle, beni sırtına alıp farklı farklı şeyler düşündürüyor. İçimi deşiyor. İnancımı zayıflatıyor.

Yorgunum... Küçük şeylerle uğraşamayacak kadar yorgun zira küçük şeylerin içimi acıtmasına izin verecek kadar da aşık. Bir başkasının, benim gözümde tamamen başkasının kurduğu bir cümle neden etkiliyor beni böylesine bilemiyorum. Haddi olmayan insanların, had bildirme yarışında galip gelmek mi hazmedemediğim? Yoksa susuşlarımın vicdanı mı bu yaptığım ? Neden bu kadar değiştim? Neden bu kadar sessiz ve durağanım? Sahi, bu aynada gördüğüm bensem eğer, içimdeki kim?

İçimi deşiyorlar. İnsanlar zaten hep içimi deşiyorlar. Ben mutlu olduğumda geliyorlar, mutluluğumu alıp gidiyorlar. Ve bunu farkında olmadan, bilinçsizce yapıyorlar. Nasıl bir bilinçsizlik bu? Bir insan bir insanı kırmayı nasıl bu kadar kolay becerebilir? Ya da bir insan, sıradan bir cümleden nasıl bu denli etkilenebilir?


İleriyi düşünüyorum. Uzun zaman sonraları... Uzun ve gidilmeyi beklenen yolları. Karşıma hep bir cümle çıkıyor. Sahibinin ağzından izinsizce ve günahkarca çıkan bir cümle bütün hayallerimin ortasında bana gülümsüyor.

Sormayın o cümleyi...
Bir cümle işte. Bu kadar mühim mi? Beni kırmış olması, beni üzmüş olması, içimi deşip geçmiş olması yetmez mi?

Biliyor musunuz, bizim buralarda insanlar çok çabuk unutuyor...
Çok çabuk üstünü kapatıyor.
Her şeyin.
Bazen büyük kavgaların bazense küçük ama aslında büyük cümlelerin...
Her şey unutuluyor.
Ama o kırgınlık, o an hissettiklerim hep kalıyor.
Hiç gitmiyor.
Gitmiyor.

-bulut

20 Temmuz 2012 Cuma

Kitap ve Huzur

Bir süredir tek uğraşım kitap okumak. Bunun dışında arada bir dışarı çıkıp kahve içmek dışında yaptığım hiçbir şey yok henüz. Yıllardır okurum ben, gerçek bir kitap tutkunu olduğumu da çok iyi bilirim. Ancak son bir kaç gündür, kafamı kitaplardan kaldırmadığımı farkettim. Bu bazen insana keyif verebiliyor zira beyniniz fazlasıyla dolmamışsa. Okuduğu kitaplardaki karakterleri gerçek sanan kişilerdenim ben. Onların gerçekten var olduğuna inandığım andan itibaren, hikaye daha gerçekçi ve bir o kadar da ilgi çekici oluyor benim için. Kitap okumayı sevmeyenler, bu sözlerimi anlamayabilir. Ancak kitap okuma tutkusu, dünyadaki bir çok tutkuyla eş değer benim için. Bir insan var, oturup kafasının içindekileri, hayal gücünü, cümlelerini, noktalama işaretlerini yazıyor, bir nevi sırlarını aktarıyor, ve bu sırrı yalnızca o kitabı okuyanlar biliyor. Okumayanların asla bilemeyeceği türden bir sır bu. Biliyorum ki bir çoğunuz klişe cümlelerin ardına sığınıp " iki kişinin bildiği sır değildir" diyecek. Zararı yok. Ancak benim için her şey tam tersi işte. Dünyanın bir ucundaki bir yazarın, kelimelerini okuyorum ve onun ne denli zeki olduğunu, beni ne derece etkilediğini düşünüyorum. Ve o bunları henüz bilmiyor. Bir insanın en büyük başarısı bu olsa gerek.

Henüz hiçbir kitapta hayatımı değiştiren o cümleyle karşılaşamadım. Hiçbir kitap da hayatımı değiştirmeme yardımcı olamadı. Hiçbir karakteri haddinden fazla sevmedim ve hiçbirinde kendimi göremedim. Ancak ilk kitap okumaya başladığım yıllardan itibaren, binlerce hikayeye ve hayata tanıklık ettim.

İçinde olduğum şehirden,evden, sorunlardan ve hayatımdan kilometrelerce uzaklara gittim bu sayede. Hiç bilmediğim kültürlerin içinde yaşadım, hiç bilmediğim kişilerin odalarına girdim, sırlarını öğrendim.

Ve ben onları bu kadar iyi tanırken onlar benim varlığımı hiç bilmediler.
Bundan daha gizemli ve daha heycan verici bir şey daha var mı?
Ben kimisinin büyüyüşüne tanıklık ettim, kimisinin ölümüne...
Bunun verdiği hazzı ve o tuhaf duyguları anlamak birçok kişi için güç olabilir yadsıyamam bunu.
Ama hayatın bu yönünü bilmek ve daha binlerce kitap okuyacağımı bilmek garip bir his benim için.

İnsanların, evleriyle, aşklarıyla, maddi değerlerle ölçülebilecek eşyalarıyla gösteriş yaptığı bu zamanlarda, kitaplarımla ve bu alışkanlığımla övünmemin hiçbir zararının olmadığını düşünüyorum ve bu yüzden olsa gerek, bu konuda konuşmayı her şeyden daha çok sevmeye başladım.

İnsanların cepleriyle, çantalarıyla ve hayatlarıyla kendilerini bu denli üstün görmeye başladıkları bu zamanlarda, bildiğim, gördüğüm, okuduğum , tanık olduğum bu hayatlarla kendimi zaten yeterince üstün görüyorum ben.
Ve böyle yaşamayı seviyorum.
Kimilerine küçük gözüken bu mutluluğu çok seviyorum.

-bulut

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bazen Kaybetmek de Huzur verir

Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az arkadaşı olduğunu anladığı zaman insan, büyüdüğünü de yavaş yavaş kabul ediyor sanırım. Herkes bir yerlere savurulurken -ve savrulabilmek için bu kadar acele ederken- hayatın bütün saçmalıklarının ne kadar da yakınında olduğunu görebiliyor. Çok değil, bundan bir kaç sene evvel arkadaşlarım olmadan hiçbir şey yapamayacağıma inanırdım. Ciddi anlamda hiçbir şey yapamamaktan bahsediyorum, bir kafede oturamaz, alışverişe çıkamaz, kuaföre gidemez, kitap seçemez, film izleyemez, dışarıda yemek yiyemez... Buna öylesine inanıyormuşum ve kendimi korkutuyormuşum  ki... Halbuki  bir süredir bunların çoğunu kendi başıma yapmaktan büyük keyif aldığımı gördüm son zamanlarda. Ama yine de itiraf etmem gereken bir şey var ki, kız arkadaşlar her şeydir...

Ancak bu sayı giderek azaldığında ve sizin dost bildiğiniz kişilerle aranızdaki bağlarınız zayıfladığında içinizde garip bir burukluk olur. Eminim ki bu hissi hayatınız boyunca en az bir kez tatmışsınızdır. Tabi eğer mükemmel değilseniz...

Ben mükemmel olmayan insanlardanım. Daha doğrusu, sıradan insanlardan. Yanlış yapmaktan çekinmeyen, insanların yanlışlarını da hazmedemeyen insanlardan. Daha doğrusu, karşındaki kişinin kendisine zarar vermesini kabullenemeyen insanlardan.
Bu yüzden de başım birçok kez ağrıyor tabii. Son bir kaç gündür gördüm ki, kimseyi düşünmemek ve herkesi kendi pisliğinde bırakmak en doğrusuymuş. Eğer birine acırsan, acınacak hale düşebiliyormuşsun. Çünkü bu son olay bende bir çok duyguyu öldürdü. Arkadaşlığı hayattaki birçok duygunun önüne koyan bir kişiydim ben, arkadaşlar önemli ve vazgeçilmezdi... Hayatın benim sandığım kadar beyaz olmadığını gördüğümde henüz çok küçüktüm evet, ancak inatla herkesin, en azından benim çevremin, masum kişilerden oluştuğuna inanırdım. Masumiyet, lise sıralarından bir süre sonra kaybedilen bir şeymiş halbuki... Bunu öğrenmek biraz canımı acıttı kabul ediyorum. Başlarda inanmak istemedim, inanmaya başladığım sıralarda ise herkesin yapması gereken şeyleri yaptım... Kendimi bir an bile düşünmeden , yalnızca karşımdakini düşünerek hareket ettim. Sonuç? suçlamalar,hatayı kabullenmeme, her şeyden seni sorumlu tutulma... Ve yıllar geçmesine rağmen henüz kabuk tutmamış yaralarına bile isteye tuz basılmasını görme... Gözyaşları... Kin... Nankörlük...

Yani sizin anlayacağınız hayatımdan bir kişi daha eksildi. Ve yıllar geçtikçe, bu sayı öyle hızlı artıyorki... Bir süre sonra bunu kendi kendine yaptığı anları da görebiliyor insan. Sanırım az insan çok huzur cümlesine yavaş yavaş ısınmaya başlıyorum. Ve daha da önemlisi, "iyilik yap,denize at, balık bilmesin" sözüne...

Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim.
Pişmanlık benim için çok üst makamda olan bir duygu... Heleki doğru olduğuna inandığım ve birine yardım ettiğime inandığım şeyler için hiç pişman olmadım. Olmayacağımda.

Hayat bir elimin parmakları kadar yani...
Ailem,sevgilim,ve bir - iki dostum...
Ve şunu biliyorum ki, bazen kaybetmek de huzur verebiliyor...
Sorunlardan, saçmalıklardan uzakta olmak insanı mutlu edebiliyor...


-bulut